Son Dakika

Sudan Ucuza Giden Hayatlar

Sudan Ucuza Giden Hayatlar

Bir insanın öldürülmesi, ardında yalnızca bir ölüm bırakmaz. Ardında sessizlik bırakır. Söylenememiş cümleler, yarım kalmış hayatlar ve cevapsız sorular kalır. Sebep olarak ne söylenirse söylensin, sonuç değişmez; bir hayat geri dönülmez biçimde sona erer.

Son günlerde ardı ardına gelen haberler, insanın içini ağır bir sessizliğe sürüklüyor. Haber okunuyor, ekran kapanıyor, ardından bir duraksama geliyor. Çünkü okunan şey sıradan bir olay değil; bir insanın artık bu dünyada olmaması. Ve bu gerçeğin karşısında kelimeler yetersiz kalıyor.

Henüz yaşamının başındayken hayattan koparılan Atlas da bu haberlerden biri oldu. Bir isim olarak geçti manşetlerden. Oysa o isim, yaşanmamış bir gelecek demekti. Kurulamamış hayaller, yarım kalan cümleler ve hiçbir zaman tamamlanamayacak bir hayat demekti. Atlas bugün yalnızca bir kişi değil; benzer şekilde kaybedilen pek çok insanın adıyla yan yana duran bir gerçeğin sembolü.

Ancak mesele yalnızca sokakta yaşanan şiddetle sınırlı değil. Asıl sarsıcı olan, şiddetin en güvenli olması gereken yere kadar sızmış olması. Kendi çocuklarını öldüren bir babanın haberi düştüğünde, insanın içindeki bütün dengeler bozuluyor. Çünkü burada artık yabancı yok, karşı taraf yok, bir gerilim anı yok. Burada güven var, emanet var, korunması gereken bir hayat var. Ve tam da bu noktada en ağır kırılma yaşanıyor.

Bir çocuğun hayatı, onu koruması gereken ellerde sona eriyor. Bu gerçeği hiçbir kelime hafifletemiyor. Ne öfke ne çaresizlik ne de psikolojik açıklamalar bu boşluğu doldurabiliyor. Burada sadece bir ölüm değil, insanlık duygusunun derin bir yarası açılıyor.

Psikoloji bu tür olayları öfke kontrolü, bastırılmış duygular ve ruhsal kırılmalar üzerinden açıklamaya çalışır. Ancak bu açıklamalar yaşananın ağırlığını azaltmaz. Çünkü hiçbir ruh hali, hiçbir içsel karmaşa bir insanın hayatına son vermeyi açıklayamaz.

Felsefi açıdan bakıldığında ise tablo daha da çıplaktır. İnsan, karşısındakini bir "insan" olarak görmekten vazgeçtiği anda, geri dönüşü olmayan bir eşik aşılır. O anda yüz silinir, hikâye kaybolur; geriye yalnızca güç ve kontrol kalır. Şiddet, tam da bu kopuşun içinde büyür.

Ahlaki açıdan burada tartışılacak bir alan yoktur. Bir insanın yaşamına son vermek, hangi koşulda olursa olsun kabul edilebilir değildir. Bir toplumda çocuklar, gençler ve savunmasız olanlar korunamıyorsa, o toplum yalnızca güvenliğini değil, vicdanını da kaybetmeye başlar.

Ruhsal açıdan bakıldığında ise bu ölümler, insanın kendi iç dünyasıyla bağının ne kadar zayıfladığını gösterir. İçsel denge kaybolduğunda, en küçük tetikleyici bile yıkıcı bir güce dönüşebilir. Oysa durmak mümkündür. Geri çekilmek, yardım istemek mümkündür. Şiddet hiçbir zaman kaçınılmaz değildir.

Sudan ucuza giden hayatlar, birer haber başlığı değildir. Her biri geride suskun evler, yarım kalmış hikâyeler ve ağır sorular bırakır.

  • Bir insanın hayatı ne zaman bu kadar kolay silinebilir hale geldi?

  • Bir canın alınması ne zaman gündelik haber akışının sıradan bir parçası oldu?

  • Bir çocuğun ölüm haberini okuyup başımızı çevirdiğimizde neyi kaybediyoruz?

  • Bir gencin öldürüldüğünü öğrenip hayatımıza devam edebildiğimizde içimizde ne eksiliyor?

  • Bir babanın kendi çocuklarını öldürdüğü haberi karşısında yalnızca ürperip geçiyorsak aslında neye alışıyoruz?

Belki de asıl soru şudur: Bu haberlerden biri bir gün bizim hayatımıza değdiğinde, aynı sessizlikle geçip gidebilecek miyiz? Ve o gün geldiğinde kendimize dürüstçe şunu sorabilecek miyiz: "Ben bu şiddetin karşısında gerçekten durdum mu? Yoksa birçoğunda başımı öbür tarafa çevirip hayatıma devam mı ettim?"

Yazar: Aylin Bayrakdarlar